Yeşilçam Hatırası

“Bir dönemin, özellikle 50’li, 60’lı yılların sinemasına damgasını vurmuş unutulmaz filmlerin, unutulmaz oyuncularının büyülü dünyasına gireceksiniz birazdan. Gong sesini duyduğunuzda, ışıklar sönecek, bütün zamanların en dev kadrolu siyah-beyaz belgeselini izlemeye başlayacaksınız. Yeşilçam Hatırası: Unutulmayan Yüzler, unutulmaz filmler...

14 Ekim 2009 Çarşamba

Yeşilçam Hatırası


Siz hâlâ o büyük yıldızsınız
Geçtiğimiz yıllarda sabaha karşı uyanmış, televizyonlarda gece yarısından sonra gösterilen Türk filmlerinden birini izliyordum. Bir zamanlar çok ünlü olan ses sanatçısı esas kız ‘film icabı’ şöhretini yitirmiş, küçük pavyonlarda çalışmaya başlamış, cinnetini alkolde yaşayan, ‘düşkün’ bir sanatçıya dönüşmüştü. Aşkını hâlâ koruyan esas oğlan, O’nu o hayattan kurtarıp eski günlerine döndürmeye çalışıyordu. Birden esas oğlanın ağzından, bu isteğe direnen, artık tükendiğini düşünen esas kıza söylediği o büyülü cümle döküldü: Sen hâlâ o büyük yıldızsın. Bu cümle, Yeşilçam Hatırası’nı oluşturmaya başladığım günlerde, bir ışık olmuştu.


Çocukluğumun düş bahçesi sinemalarında sayısız film izlemiştim. Altmışlı, yetmişli yılların yazlık bahçe sinemalarına, pikniğe gider gibi giderdi aileler. Gündüzden hazırlık yapılır, dolmalar sarılır, ev işleri imece usulü bitirilirdi. “Gelecek Program”ı, “Pek Yakında”yı bilenler gelecek haftanın planlarını da yapardı. Kışlık sinemalar da pek farklı değildi fakat yine de bahçe sinemalarının keyfi başkaydı. Sinemalar sadece film gösterilen salonlar da değildi o yıllarda. Konserler, sünnet düğünleri, tiyatro gösterimleri, özel geceler de yapılırdı o derme çatma salonlarda.
Çocukluğumun geçtiği Kartal, o yıllarda herkesin birbirini tanıdığı, selamlaştığı küçük bir balıkçı kasabası gibiydi. Eczaneden, manavdan, pastaneden babalarımızın, annelerimizin adını söyleyerek alışveriş yapardık. Onlar, uygun zamanlarında o dükkanlara uğrar ödemeleri yaparlardı. Herkes birbirine selam verir, selam gönderirdi görüşemediklerine. Rutubet kokulu Kömürlük Sineması’nda, Uzunkaya Sineması’nın kışlık ve yazlık salonlarında, Belediye Sineması’nda izlemiştim çocukluğumun unutulmaz filmlerini. Yine o yıllarda arka arkaya yazlık bahçe sinemaları açılmıştı. Çamlık, Çınar, Kent bunlardan sadece birkaçıydı. 70’li yılların ilk yarısında Kartal’da, hafızam beni yanıltmıyorsa dokuz tane sinema salonu vardı.
Her yaştan, her kesimden insan için bir serüven ve şenlikti sinema o yıllarda. Fikrin oluşmasından, yapım aşamalarına ve izleyiciyle buluşana dek sürerdi bu heyecan dolu serüven. Bu serüvende, yaşamdan perdeye yansıyan görüntüler, bizi kimi zaman fantastik bir öyküyle başka dünyalara yolculuğa çıkarır, kimi zaman da hüznün ve mizahın içiçe yaşandığı bireyin iç dünyasına... Düş bahçelerinin beyazperdesine yansıyan hayal kahramanları, kalbimizden hayatımıza akar, örnek aldığımız kahramanlara dönüşürdü. Cüneyt Arkın’lı, Kartal Tibet’li filmlerden çıktığımızda tahta kılıçlarımızla kavgalara tutuşur, maceradan maceraya koşardık. Yılmaz Güney’li filmlerden çıktığımızda ise boynumuzu bükerek bakar, oyuncak tabancalarımızı kötülüğe patlatır, güçsüzün yanında yerimizi alırdık.

Beyazperdede izlediğim filmlerin etkisiyle hülyalara dalardım, sonraki yıllarda o filmlerde izlediğim unutulmaz yüzlerin izini süreceğimden habersiz. Sinemanın yakıcı aşkı o günlerde beni de içine almıştı.
Henüz ilkokul yıllarımda, lokum kutularının altını sinema perdesi biçiminde kesip, kutunun iki ucuna geçirdiğim çubuklara gazeteden kestiğim “Bizimkiler” çizgiromanını arka arkaya ekleyip sararak yaşıtlarıma sinema gösterileri yapardım. Ortaokula geldiğimde sinema makinesiyle, film afişleriyle tanışmıştım. Ortaokul arkadaşım Orhan Karagöz’ün babası okullarda haftasonları film oynatırdı. Yaşlanan ve yorulan babasından görevi Orhan devralmıştı. Kartal’ın, Cevizli’nin, Maltepe’nin çeşitli okullarında haftasonları birlikte film gösterirdik. Sinema makinesini, afişleri ve büyük siyah perdeleri birlikte taşır, filmleri birlikte sarardık. Okulun salonunda filmi izleyen çocuklarla birlikte, biz de izlerdik kaçıncı kez izlediğimizi düşünmeden ve sıkılmadan. Daha çok tarihi filmler ya da çocuk oyunculu filmlerdi bunlar.

O yılların Fruko, Çamlıca gazozlu düş bahçelerinde izlediğim filmlerde unutulması olanaksız yüzler ve kahramanlar tanıdım. Aslında bir melek olan anneler, içimizin hemen ısınıp baba demek istediğimiz amcalar, posbıyıklı zengin ve iyi kalpli fabrikatörler, suretini gördüğümüzde iliklerimize kadar titrediğimiz, korkudan annelerimize sarıldığımız kötü adamlar…
Belgin Doruk hep salon filmlerinin zengin ve şımarık kızıydı, küçük hanımefendiydi. Ayhan Işık zengindi, acılı babaydı, küçük hanımın şoförüydü, mahalle arkadaşıydı ve hepsinin toplamında Yeşilçam’ın “kral”ıydı. Daha onlarca isim, onlarca yüz girdi hayatımıza, beyazperdeye farklı suretlerde yansıyan. Beyazperdenin yıldızları, hayatlarımızın kahramanları… Evet beyazperdenin yıldızları vardı, o yıllarda bütün izleyiciyi sarıp sarmalayan, kendine hayran bıraktıran. Sezer Sezin, Turan Seyfioğlu, Ayhan Işık, Türkan Şoray, Hülya Koçyiğit, Fatma Girik, Filiz Akın, Leyla Sayar, Fikret Hakan, Orhan Günşiray, Yılmaz Güney, Cüneyt Arkın, Ediz Hun, Engin Çağlar, Murat Soydan, Ayşecik, Ömercik, Yumurcak, Afacan… Başrollerde oynamasalar da, filmlerin esas kızları, esas oğlanları olmasalar da izleyici için hep yıldız olan oyuncular da vardı. Örneğin, Hulusi Kentmen, Öztürk Serengil, Ali Şen, Nubar Terziyan, Danyal Topatan, Hüseyin Baradan, Necdet Tosun, Aliye Rona, Gülistan Güzey, Sevda Ferdağ, Mürvet Sim, Erol Taş, Ahmet Tarık Tekçe, Hayati Hamzaoğlu, Bilal İnci, Mualla Sürer, Vahi Öz, Suphi Kaner, Yıldırım Önal, Cevat Kurtuluş, Ayfer Feray, Diclehan Baban... İster başrollerde oynasınlar, ister yan rollerde onlar hâlâ o büyük yıldızlar...

‘Eski’ Yeşilçam ya da çok yaşasın sinema
Yaşımız ilerledikçe yönetmenleri tanıdık, sinemanın yaratıcılarını. Metin Erksan’ı, Lütfi Akad’ı, Memduh Ün’ü, Atıf Yılmaz’ı, Halit Refiğ’i, Osman Seden’i... Kamera arkasının isimli-isimsiz kahramanlarını tanıdık. Senarist, kameraman, müzisyen, ışıkçı, set işçisi... Bülent Oran, Sefa Önal, Erdoğan Tünaş, Nedim Otyam, Gani Turanlı...
Bir avuç inanmış, iyi niyetli, cefakar sinemacının imkansızlıklar içinde yoktan varetmeye çalıştığı bir sinemaydı Yeşilçam. Sektör olamamış, artı değerini yaratamamış fakat iyi sinemacılarını, iyi filmlerini yaratmış bir sinema. Büyük paraların dönmediği, sermaye sınıfının hiçbir zaman yüz vermediği, desteklemediği fakat açlığı, yoksulluğu göze almış aydın sinemacıların, sinemayı geliştirmek, daha iyi yerlere getirebilmek için büyük çabalar harcadığı bir sinema. Örnekse Metin Erksan’ın, Halit Refiğ’in, Lütfi Akad’ın (daha birçok sinemacının) yaptığı filmler, iyi niyetli çabalar... Buna rağmen yıllarca aydınlar, sanatçılar tarafından küçümsendi, görmezden gelindi, yok sayıldı dahası alay konusu, mizah malzemesi yapıldı. Onlar için Yeşilçam, gözyaşı döktüren melodramlardan ibaretti sadece ya da “Size baba diyebilir miyim amca”lardan, “N’ayır, N’olamaz”lardan, klişelerden ibaretti. Klişeler ve ucuz eğlence filmleri sanki sadece Yeşilçam’da vardı, Yeşilçam’a özgüydü.
Nazım Hikmet, Attila İlhan, Vedat Türkali, Kemal Tahir, Orhan Kemal, Yaşar Kemal gibi bir elin parmakları kadar olan aydınlarımız dışında düşmanca tavır alındı Yeşilçam dönemi sinemasına. Oysa, kendi coğrafyasının kültürünü, sanatını, sinemasını küçümseyen “batıcı” aydınlarımızın, özendikleri, örnek gösterdikleri, karşısında ezilip komplekse girdikleri Batı sinemasında da iyi filmerden, sanat filmlerinden çok, popüler sinemanın, ticari sinemanın kötü örnekleri ağırlıktaydı.

Elbette her ülke sinemasında iyi filmler de olacaktır, kötü filmler de. Ticari sinema da olacaktır, sanat sineması da. “Vizontele”ler de yapılacak, “Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak” da. Yeşilçam döneminde de elbette birçok ‘kötü film’ yapıldı, ticari sinema sanat sinemasına çok az hayat hakkı tanıdı. Buna rağmen o yıllarda “Üç Arkadaş”, “Yalnızlar Rıhtımı”, “Kanun Namına”, “Gecelerin Ötesi”, “Kırık Çanaklar”, “Otobüs Yolcuları”, “Yılanların Öcü”, “Şehirdeki Yabancı”, “Gurbet Kuşları”, “Susuz Yaz” gibi çok önemli filmler yapılabiliyordu. Metin Erksan, Lütfi Akad, Memduh Ün, Atıf Yılmaz, Halit Refiğ gibi aydın ve öncü sinemacılar, sinemanın gelişmesi için toplantılar yapıyor, sanat sinemasının da seyirciyle buluşabilmesinin yollarını arıyorlardı bütün düşmanca tavırlara rağmen. Sonrasında da örneğin Yılmaz Güney sinemasıyla, yeni yönetmenlerle ve onların yaptıkları iyi filmlerle sürdü bu damar. Ne yazık ki oluşturulan ön yargılar ve düşmanca tutumlar nedeniyle o yıllarda da, bu günlerde de özellikle “küçük aydınlar” ya da batıcı aydınlarca Türk sinemasına karşı küçümseyici tavırlar sürdürüldü. Bütün bu tavırlara rağmer Yeşilçam sineması ve o dönemin oyuncuları hep sevildi geniş kitleler tarafından. O yılların kapı pencere kıran filmlerini, galalarını hatırlayanlar bugün de büyük bir beğeniyle izliyorlar o filmleri. Geçmişi kutsamak ya da inkar etmek yerine, bugünün dünyasına geçmişin olumlu değerlerini aktarmalıyız. Bu da geçmiş bilincinden soyutlanmış içi boş bir nostalji edebiyatı ile yapılamaz. Sinema o günlerin erdemlerini, değerlerini, insani ilişkilerini son derece “sahici” yansıtmıştı. O yüzden de bu kadar çok sevildi, ilgi gördü. Örneğin birçok kişi için klişe ya da mizah malzemesi olabilir fakat, “Paranız sizin olsun, bana annemi verin yeter” diyen Ayşeciğin sesinden, o günlerin naif insani duyguları, yaşama sevinci, gelecek umudu geniş kitlelerce benimseniyor, paylaşılıyordu.
Yeşilçam dönemi sinemasına karşı yeniden bir keşfediş yaşandı son yıllarda. Bunda televizyonda gösterilen ‘eski’ filmlerin payı büyüktü. Belki televizyonlar zamanında çok ucuza malettikleri için bu kadar çok film aldı ve gösterdi. Ama zamanla bu anlamını yitirdi. Çünkü önemli olan izleyicinin beğenmesiydi ve izleyici eski Türk filmlerini sahiplendi. O filmlerde kendilerini buldular. Geçmişlerini, yitip giden erdemleri farkettiler. Bugün yaşanan her türlü insan ve doğa kirlenmesi, geçmiş değerlerin yok olması insanları rahatsız eder hale geldi. Komşuluk ilişkileri koptu, yabancılaşma, yalnızlaşma had safhaya çıktı. Geçmişin insani değerleri özlenir hale geldi. Genç kuşaklar açısından da bu keşif önemli ve sevindiriciydi elbette.

Fakat zamanla bir modaya, “ranta” dönüştürüp, içini boşaltan, içi boş bir nostalji edebiyatına çevirenler de oluştu, en az küçümseyenler ve yoksayanlar kadar zarar vermeye başladı. Bazıları bütün yüzsüzlüğüyle televizyon programlarına çıkıp “Biraz oportünistçe belki benim tavrım, malzeme sıkıntısı yok o yüzden Yeşilçam ağırlıklı işler yapıyorum.” gibi cümleler kurabiliyordu. Malzeme hazırdı ve para ediyordu bugünlerde. Emek harcamadan ranta çevrilebiliyordu. Akbabalık yapmanın dönemi olamazdı. Önemli bir devlet adamı ya da bir sanatçı hastalanıp komaya mı girdi, hemen televizyon programları yapar, kitaplar çıkarırlar. Fakat bekledikleri olmaz, o günlerde hayatını kaybetmez o devlet adamı ya da sanatçı. Olsun, ne gam, onlar akbabalıklarını yapıp görevini yerine getirdiler ya, kendileriyle gurur duyabilirler. Yeşilçam da, onlar için sadece bir malzemeydi sonuçta. “Oportünistçe” olsun tavırları, ne farkeder, devir “rant” devriydi nasılsa. Kemal Tahir’in, Ayşe Şasa’ya her dönem geçerli olabilecek kulaklara küpe öğüdünü okumuştum M. Nedim Hazar’ın “Gökdelen Mağarada İki Senarist” başlıklı yazısında. “Maskaralık yaptığın sürece seni baştacı ederler ama ciddi bir şey yaparsan kimse ilgilenmez. Yolunu seç.” Yıllar önce söylenmiş bu söz, bugünün dünyasını, ilişkilerini açıklayabilmek için de çok anlamlı, yapılan işlere baktığımızda. Aşk ve hüzün ticareti yapanlar, halkla ilişkiler ve AR-Ge şirketleriyle hedef kitle belirleyip yazılarını popüler olmaya ve çok satmaya göre yazanlar, televizyon programlarında baktıkları aynalarda “ne görüyorsun?” sorularını, “güzellikler, acı, hüzün” diye yanıtlayanlar, paparazzi içerikli belge-seller yapanlar, hırsızlar, yalancılar, dedikoducular baştacı edilmiyor mu günümüzde. İhanetin tarihinin ve yükselme hikayelerinin yazılmadığı, hiçbir yaptırımın olmadığı, aksine bunların kışkırtıldığı günümüzde elbette maskaralık geçer akçe olacaktır. Halit Refiğ’den Osman Seden’e, Lütfi Akad’dan Ertem Göreç’e, Atıf Yılmaz’dan Meduh Ün’e, Ülkü Erakalın’a, Tunç Başaran’dan Zeki Ökten’e, Şerif Gören’e kadar birçok yönetmenin çektiği, mahalle arkadaşlıklarının, dostlukların, dayanışmanın, insani değerlerin anlatıldığı filmleri, örnekse “Üç Arkadaş”tı, “Mahalle Arkadaşları”nı, Karanlıkta Uyananlar”ı, “Güle Güle”yi izledikçe değişimi görebiliyorduk.
Yetmişli yılların ilk yarısında Yeşilçam dönemi bitmiş, bir çok oyuncu, yönetmen sinemadan uzaklaşmıştı. Televizyonun evlere girmesiyle de, eski Yeşilçam televizyonda sürdürmeye başlamıştı varlığını filmerle, dizilerle. Bugün salonlarda izleyici arayan sinema ise, Yeşilçam’ın geçmiş yıllarda örneğin Metin Erksan, Lütfi Akad, Memduh Ün, Atıf Yılmaz, Halit Refiğ gibi yönetmenlerinde ruh bulan muhalif, yenilikçi damarı diyebiliriz.
Çocukluk yıllarımda tanıdığım o unutulmaz oyuncuların, o büyülü dünyaları yaratan sinemacıların izini sürdüm yıllardır. Sağlıklarında konuştum, kendi seslerinden yaşamöykülerini, sinema serüvenlerini aktardım “Artizler Kahvesi”(*), “Yeşilçam’da Uunutulmayan Yüzler” (**) ve Yeşilçam Hatırası (***) adlı kitaplarımda. Olanak buldukça belgesellerini yapmaya çalışıyorum. Yolculuğum sürüyor.


(*)Artizler Kahvesi Birinci baskı: Mart 1997 (Parantez Yayınları), İkinci Baskı: Ekim 2003 (An Yayıncılık), Üçüncü Baskı: Aralık 2003 (An Yayıncılık)
(**)Yeşilçam’da Uunutulmayan Yüzler. Birinci baskı: Ocak 1999 (Parantez Yayınları) İkinci baskı: Ekim 2003 (An Yayıncılık)
(***) Yeşilçam Hatırası. +1 Kitap, 2007




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

İzleyiciler