kötü bir çekim fakat değerli bir anı/belge
Not: Facebook hesabı olanlar başlığa tıklayarak videoyu izleyebilir.
17 Kasım 2009 Salı
15 Kasım 2009 Pazar
Sinemanın Çınarları-3: Halit Refiğ
Sinema Halit Refiğ için bilinçli bir seçimdir. Askerlik dönüşü Ankara’da yayınlanan Akis dergisinde, sinema yazarlığına başlar. Yıl 1956’dır ve yazıları ilgi çeker. Ardından Nijat Özön’le birlikte Sinema dergisini yayınlarlar. Daha sonra Yeni Sabah gazetesinde çalışmak üzere İstanbul’a gelir. Sinema çevresinin önde gelen isimleriyle yakınlık kurar.
Sinema üzerine kuramsal çalışmalar yapar, fikirler üretir. O dönemin önemli sinema yönetmenleri ve sinema yazarları Halit Refiğ’in evinde toplanırlar. Amaçları Türk sinemasını tanımak ve sorunlarını konuşmaktır. Halit Refiğ’in o günlerdeki modeli batı sinemasıdır ve toplumcu sinemayı savunur.
Sinemayı yaşam biçimi ve meslek olarak seçmiştir Halit Refiğ. Senaryo yazarlığı ve yönetmen yardımcılığının ardından 1960 yılında ilk filmi Yasak Aşk’ı çeker. Film basında büyük ilgi görür.
Halit Refiğ zamanla kendi seyircisiyle iletişim kurmanın yollarını aramaya başlar. Bu arayışta Türk sinemasının kendi dilini oluşturduğunu gözlemler. Sinema anlayışı temelde değişmese de savunduğu kavramlar değişmiştir. Bu da batıcılıktan kopmayı getirir. Kendinden önce yapılanları yok saymadan ve kendi değerlerimizden, gerçeklerimizden yola çıkarak ulusal bir sinema dili oluşturmak gerektiğini düşünür. Görüşlerini yansıtan yazılarını Ulusal Sinema Kavgası adını verdiği kitabında toplar.
Sinema tarihçisi Giovanni Scognamillo, Halit Refiğ sinemasını üç ana döneme ayırır. Yasak Aşk, Seviştiğimiz Günler ve Gençlik Hülyaları ilk dönem ürünleridir. İkinci dönem 1963 yılında çektiği Şehirdeki Yabancı filmiyle başlar. Film, Moskova Film Şenliğine katılır. Ardından Şafak Bekçileri’ni çeker.
1964 yılında çektiği Gurbet Kuşları ile önemli bir çıkış yakalar Halit Refiğ. Gurbet Kuşları, Türk sinemasında iç göç sorununu ve göçün yarattığı parçalanmayı, çöküşü anlatan ilk filmdir. 1. Antalya Film Festivalinde Halit Refiğ en iyi yönetmen, Gurbet Kuşları da en iyi film seçilir.
Bir yıl sonra çektiği Haremde Dört Kadın filmi ise Halit Refiğ sinemasının ilk başyapıtı sayılır. Sorrento yarışmasına katılan filmin senaryosunu Kemal Tahir’le birlikte yazmışlardır. İstanbul’un Kızları, Güneşe Giden Yol, Kırık Hayatlar, Karakolda Ayna Var, Canım Sana Feda bu dönemin önemli filmleridir.
1974 – 1975 yıllarında TRT için hazırladığı Aşk-ı Memnu ile önemli bir başarı kazanır Halit Refiğ. Aşk-ı Memnu aynı zamanda yerli televizyon dizilerinin öncüsü olmuştur.
Meslek hayatını sürdürebilmek için ısmarlama ve ticari filmler de çeker Halit Refiğ.
Fakat toplumsal sorunlar ve mücadelesini verdiği ulusal sinema tezi, her dönem Halit Refiğ sinemasında etkili olmuştur.
Bir Türke Gönül Verdim filmiyle başlayan üçüncü döneminde de Adsız Cengaver, Sevmek ve Ölmek Zamanı, Fatma Bacı, Çöl Kartalı, Kızın Varsa Derdin Var, Yaşam Kavgası, Yedi Evlat İki Damat, Teyzem, Hanım ve Karılar Koğuşu gibi önemli filmlere imza atmıştır Halit Refiğ.
Fatma Bacı, Halit Refiğ’in savunduğu ulusal sinema tezini ve dünya görüşünü yansıtması açısından, Karılar Koğuşu filmi de hayata aynı pencereden baktıkları Kemal Tahir’in yaşam öyküsünden kesitler aktardığı için filmografisinde özel bir yer tutar.
Kemal Tahir’in romanından uyarladığı Yorgun Savaşçı birçok sorun yaşandıktan sonra gösterilir TRT’de. 80’li, 90’lı yıllarda ticari başarılar elde eden filmler ve televizyon dizileri yönetir.
Sinemanın Çınarları-3: Halit Refiğ
Sinemanın Çınarları-3: Halit Refiğ
Not: Facebook hesabı olanlar başlığa tıklayarak videoyu izleyebilir.
Not: Facebook hesabı olanlar başlığa tıklayarak videoyu izleyebilir.
Sinemanın Çınarları-1: Ö. Lütfi Akad
not: facebook hesabınız varsa başlığa tıklayarak filmi izleyebilirsiniz
Sinemanın Çınarları-1: Ö. Lütfi Akad
Galatasaray Lisesi’ni ve İstanbul Yüksek Ticaret Okulu’nun bitiren Lütfi Akad, askerlik dönüşü, bir süre Osmanlı Bankası’nda çalışır. Bir yıl çalıştıktan sonra istifa eder ve sinema yaşamı başlar. Şakir Sırmalı’nın yönettiği Domaniç Yolcusu adlı filmde yapım yönetmenliği yapar. O günlerde Hürrem Erman’la da tanışmıştır. Daha sonra Lale Film şirketinin muhasebe işleriyle ilgilenir. Yönetmenliğini Seyfi Haveri’nin yaptığı, Damga filminin yarım kalan sahnelerini çeker. Hürrem Erman’ın teklifiyle Erman Film’de muhasebe müdürü olur.
1948 yılında ilk filmi, Vurun Kahpeye’yi yönetir Lütfi Akad. Bu film dönemin hasılat rekorlarını kırar. Ardından Lüküs Hayat, Arzu ile Kamber ve Tahir ile Zühre’yi çeker Erman Film’de.
Kemal Film’e geçer ve Osman Seden’le çalışmaya başlar. 1952 yılında gerçek bir olaydan esinlenerek yapılan ve Ayhan Işık’ı da üne kavuşturan film, Kanun Namına Akad’ın baş yapıtlarından biri olur. 1955 yılında Yaşar Kemal’in senaryosunu yazdığı, Beyaz Mendil’le ikinci büyük çıkışını yapar. Attila İlhan’ın senaryosunu yazdığı, Yalnızlar Rıhtımı o dönem büyük tartışmalara yol açar. Arka arkaya filmler çekmeye başlamıştır o yıllarda. İpsala Cinayeti, Öldüren Şehir, Meçhul Kadın, Zümrüt, Üç Tekerlekli Bisiklet, Vesikalı Yarim, Ana, Kızılırmak Karakoyun, Hudutların Kanunu, Anneler ve Kızları, Vahşi Çiçek, Bir Teselli Ver bunlardan bazılarıdır.
1967 yılında Yılmaz Güney’le birlikte çalışarak gerçekleştirdiği Hudutların Kanunu Akad sinemasının dönüm noktası olur. Lütfi Akad, Alim Şerif Onaran’la yaptıkları söyleşide o dönemi şöyle anlatır: “Benim ikinci dönemim Hudutların Kanunu ile başlıyor. O tarihe kadar olan dönem film yapma dönemiydi. Şimdi sinema yapma dönemine geliniyor. Buraya kadar dil meselesi olarak ne varsa hepsini denedim. Her film, bir sonraki film için müsvedde olmak üzere yapılmış çalışmalardı.”
Bu filmden sonra Türk sinema tarihinin en önemli üçlemesi olan, Gelin, Düğün ve Diyet ile; Türkiye’de iç göç sorununu ele alan filmler yapar.
1964 - 1974 yılları arasında belgeseller ve televizyon filmleri çeker. 1974 yılından beri film çekmeyen ve neredeyse çektiği her filmle ödüller alan Lütfi Akad, uzun yıllar Mimar Sinan Üniversitesi Sinema- Televizyon Bölümü’nde öğretim üyeliği de yapar.
10 Kasım 2009 Salı
Aşk filmlerinin unutulmaz yönetmeni ÜLKÜ ERAKALIN
not: facebook hesabınız varsa,
başlığa tıklayarak filmi izleyebilirsiniz
başlığa tıklayarak filmi izleyebilirsiniz
aşk filmlerinin unutulmaz senaristi BÜLENT ORAN
not: facebook hesabınız varsa başlığa tıklayarak filmi izleyebilirsiniz
9 Kasım 2009 Pazartesi
Bir Pütün olarak Yılmaz Güney
not: facebook hesabınız varsa başlığa tıklayarak filmi izleyebilirsiniz
Bir Pütün olarak Yılmaz Güney
Çocuktum. Dev-Genç’lileri dev gibi gençler sandığım yıllardı. O yıllarda tanıştım Yılmaz Güney filmleriyle. Yanılmıyorsam ilk izlediğim filmleri Seyyit Han ve Aç Kurtlar’dı. Amcam ve iki arkadaşı, izledikleri bir Yılmaz Güney filminden etkilenerek yaptırdıkları upuzun paltolar ve eteklerinden sarkan atkılarla, mahallede film karesinden çıkmış gibi dolaşırlardı. Yılmaz Güney çocukluğumun ve ilk gençliğimin efsane adıydı. Ortaokul yıllarımda her okul çıkışı uğradığım kitabevinde onun kitaplarını okur, rutubet kokulu sinemalarda filmlerini izlerdim. Onun günleriyse hapishanelerde geçiyordu. Riskleri, hapishaneleri hatta ölümü göze alan bir duruşu vardı ve bu duruş onu Yılmaz Güney yapmıştı.
Bu ülke aydınına, sanatçısına düşünmeyi, düşündüğünü açıklamayı, mutlu olmayı, güzellikler içinde yaşamayı çok görüyor dahası yasaklıyor. Yılmaz Güney de "daha yapacak çok şeyi, filmleri" varken, hayatının en verimli günlerini hapishanelerde geçirdi. Hapisteyken yeni filmlerinin düşünü kurdu, projelerini geliştirdi.
Senaryosunu da kendi yazdığı Yarın Son Gündür filminde, "biz ustranın her zaman keskin tarafında yürüyoruz. Önümüzde mezarlıklar ve hapishaneler var" diyordu. Gerçek yaşamında da hep hapisaneler oldu. Son filmi Duvar’ı olanaksızlıklar ve hastalıklar içinde, yurdundan uzakta yapabildi. "Benimle ancak mutsuz olunur, korku içinde yaşanır. (...) Mutlu da olmayacağız, güzel günlerimiz de olmayacak" diye yazmıştı Selimiye Mektupları’ndan birinde.
Aç Kurtlar filmini adı da “Kömürlük Sineması”olan kömür deposundan bozma izbe sinemada izlemiştim. Büyük kentlerin iyi salonlarında yer verilmeyen Yılmaz Güney filmleri Anadolu’da, taşrada büyük işler yapıyor, Yılmaz Güney de dişiyli tırnağıyla, büyük öncülere özgü duruşuyla, bilinciyle, sezgileriyle Yeşilçam’ın “Taçsız Kral’ı olma yolunda gönülleri fethediyor, Yeşilçam’ın kaderini değiştirecek yeni bir sinemanın temellerini atıyordu.
Eşkıya sürek avı olan Aç Kurtlar, dizboyu bembeyaz karla kaplı sert bir Siirt coğrafyasında geçen bir yerli western fantezisiydi. Eşkıya avcısı olan kanun kaçağı Serçe Memed’in (Yılmaz Güney) öğretmenlik yaptığı yıllarda köyü eşkıya basar, yeni evli olduğu eşini kaçırır. Kadın dokuz ay dağlarda kaldıktan sonra intihar eder; ölüsü köye getirilir. O günden sonra Serçe Memed’in adı eşkıya celladına çıkar. Yine kaçırılıp tecavüz edilen bir öğretmenin eşini kurtaracaktır Serçe Memed.
Eşkıya yeni avlar için dağdan iner, aç kurtlar gibi saldırgandır, acımasızdır; köy basıp insanları öldürür, mallarını yağmalar, haraç toplar. En acımasız eşkıyalardan Musto, Reşo Ağa’nın köyünü basar, ağayı, köylüleri öldürür. Ölüm haberiyle köye dönen Reşo Ağa’nın oğlu ihtiyar heyetinin itirazlarına rağmen “bundan böyle tüm eşkıyanın düşmanıyım diyerek eşkıyaların başına para ödülü koyar. Böylece sürek avı başlar. Artık kim avdır, kim avcıdır, kim ava giderken avlanır belli değildir.
Siirt dağlarının eşkıyaları aç kurtların başına konan ödüller tüm köylere duyurulur, kahvehanelere ilanlar asılır.
Mustafa Erenler için 10.000 lira, Beko Avni için 7.000 lira, Kara Aziz için 7.000 lira, Köse Mahmut için 4.000 lira, Serçe Mehmet için 3.000 lira…
Küçük eşkıya çetelerinden Musa (İhsan Gedik) yol kesmeyi, haraç toplamayı sürdürürken “esrarengiz bir yabancı tarafından öldürülür. Yolu kesilen arabadaki Musa ve çetesini öldüren esrarengiz yabancının yüzü göründüğünde Kömürlük Sineması’nda kopan alkış anlatılır gibi değildir. Salondaki bütün izleyici ayağa kalkmış elinde silahıyla kurtulan yolcuların şaşkın bakışları karşısında gözlerini oğuşturan esrarengiz yabancıyı, kahramanlarını dakikalarca alkışlamıştı.
Hafızam beni yanıltmıyorsa sinema salonunda, film karesinde gördüğüm ilk Yılmaz Güney görüntüsüydu bu. Boynunu bükerek sıcacık bakan güzel bakışlı bu yüz o gün belleğime kazınmıştı. İşte bu Yılmaz Güneydi...
Yine yanıylıyorsam Seyyit Han filmini de o günlerde izlemiştim. Güney Filmcilik’in yayınladığı Seyyit Han filminin cd kapağında şunlar yazılı: “Türk sinemasının egemen çevrelere karşı, halkın yararına filmler yapması Seyyit Han ile başlar. Seyyit Han, toplum için sanat görevini gerçekleştirmede atılan ilk adımdır. Bu film ile birlikte içerik ve teknik yönden –Yeşilçam- kurallarının dışına taşılmış, toplum için sanat yapmanın yolu açılmıştır. Bu olgunun doğal sonucu olarak Seyyit Han filmi gerek sansürde gerekse katıldığı film şenliklerinde çok yönlü mücadele vermek zorunda kalmıştır. 1968 5. Antalya Film Şenliğinde Yılmaz Güney’e kazandırılmaması için değişik bir yola başvurulmuştur.”
Yeniden “halkın portakalı” olacağını söyleyen ve bu yıl tema olarak 60’ları işleyen festival umarım başlangıcından günümüze geçmişiyle yüzleşme açısından da genel bir değerlendirmeye hizmet eder.
Seyyit’in sevdalısının adı Keje’dir. Yıllar sonra Yavuz Turgul’un bir vefa örneğiyle ve benzer bir kaderle Eşkıya filminde gönderme yaptığı Keje.
Öldü sanılan Seyyit Han döndüğünde Keje’nin Haydar Bey’le düğünü vardır. Seyit ile (Yılmaz Güney) Hidayet emmi (Danyal Topatan) arasında şu diyalog yaşanır:
“Çok beklediler seni oğul, çok beklediler. Lakin ne zaman ki dediler ‘Seyyit Han’ı vurmuşlar, Seyyit Han ölmüş’ o zaman Keje kendini kuyuya attı, zor kurtardılar. Üç koca yıl deli koyunlar gibi dolandı Keje. Yüreğine kara taşları bastı.Sonra Rahmetli babasının ısrarlarına dayanamadı Mürşit, kızı Haydar Bey’e verdiler. Senin yapacağın bir iş var oğul. Tek yol geldiğin gibi sessiz sedasız... (Hidayet emmi cümlesini tamamlayamadan Seyyit konuşmaya başlar: “Ben sevdiğini bırakıp gidecek adammıyım Hidayet emmi? Ben kadere razı olacak adam mıyım?”
“Değilsin Seyyid’im, değilsin oğul. Lakin pişmiş aşa su katmak olmaz. Mürşit’in ağzından laf çıkmış bir kere (Hidayet emmi yine sözünü tamamlayamaz)
“Yüz defa çıksın, bin defa çıksın.Mürşit önce bana söz verdi. ‘Bacım Keje’yi sana veririm, yalnız başındaki belaları defet’ dedi. Geride gözü yaşlı dul bir gelin bırakmamak için yedi yıl kurşun salladım emmi. Yedi yıl bu bağrıma taşlar bastım Keje için. Hapishanelerde yatmaktan yanlarım çürüdü. Şimdi hürüm. Bütün düşmanlarımın başında bir mezar taşı dikili. Olmazsa Keje’yi kaçırırım emmi.”
“Olmaz bir iştir oğul.”
“Keje isterse olmaz bir iş yoktur emmi.”
Bu kez de filmi izlediğimiz yazlık Çınar sinemasında birçok izleyici alkışlıyordu bu diyaloğun yaşandığı sahnelerde Seyyit Han suretindeki Yılmaz Güney’i; filmin kahramanını, kahramanlarını...
Yılmaz Güney o günlerden sonra benim de hem sinemadaki hem de hayatımdaki kahramanlarımdan biri olmuştu.
Sonraki yıllarda Yılmaz Güney’i tanıyan bir çok oyuncuyla ve yönetmenle tanıştım. Hepsi ondan övgüyle sözediyordu. Siyasi olarak farklı düşünenler bile, "sinemacı olarak yeri doldurulamayacak bir sanatçı" diye anlatıyorlardı anılarını. Setlerde inanılması güç sahneleri çeken, ilişkilerinde alçakgönüllü, duyarlı, fedakar ve paylaşmacı bir Yılmaz Güney çıkıyordu anılardan.
Yılmaz Güney’in Yılmaz Pütün olarak öyküsü 1930’ların hemen başında, Adana’nın Yenice köyünde başlar. İlk, orta ve liseyi Adana’da okurken pamuk işçiliğinden simitçiliğe kadar bir çok işte çalışır. O yıllarda iyi bir sinema izleyicisi olan Yılmaz Pütün, lisedeyken And Film ve Kemal Film’de çalışmaya başlar. Bir yandan da öyküler yazıyordur. İktisat Fakültesi’nde okumak için İstanbul’a geldiğinde Yeşilçam’la da tanışır. Atıf Yılmaz’ın bir çok filminde oyuncu, senaryo yazarı ve yönetmen yardımcılığını sürdürürken, yazdığı bir yazıdan dolayı ilk kez hapishaneyle tanışır. 1963 yılında tekrar sinemaya döndüğünde bol starlı, "güzel" adamların, salon filmlerinin, melodramların dünyasında, "sıradan filmlerin" iyi oyuncusu olarak seyirciyi fethederek, "çirkin kral"lığa doğru yol alıyordur.
Artık o, toplum dışına itilmiş, horlanmış insanların kendini bulduğu bir kahramandır. Türk sinemasında bir dönüm noktası olan Umut filmine kadar, onlarca vurdulu-kırdılı filmin yanı sıra Kızılırmak/Karakoyun, Hudutların Kanunu ve Seyit Han gibi iyi filmlerde de oynamıştır. Gönlünü fethettiği seyirci artık onu istiyordur. Güzel adamların dünyasını tuzla bu etmiştir. Artık Yeşilçam Yılmaz Güney sinemasıyla şekillenmeye başlamıştır. Nijat Özön, "Türk sinemasında Akad’ın çizgisini sürdüren, geliştiren, onun tek meşru ‘varisi’ sayılabilecek olan, aynı zamanda Sinemacılar Dönemi ile Genç/Yeni Sinema Dönemi arasında hem bir halka işlevi gören, hem de bu son dönemi başlatan" sanatçı olarak sözeder Yılmaz Güney’den. (Sinema, Uygulayımı-Sanatı- Tarihi, Hil Yayınları)
Murat Belge bir yazısında Yılmaz Güney’i şöyle tanımlıyordu: "Parlak bir sinemacı ve sanatçı, hiç bir zaman amatörlüğün ötesine geçememiş bir ‘siyasetçi’; her şeyini kitlelerle paylaşmaya can atan bir ‘biz’ ve çıkardığı siyasi dergiye Güney adını verecek kadar bireyci bir ‘ben’; dünyanın sosyalizm-öncesi popülist başkaldırmacı kahramanına, örneğin bir Robin Hood’a denk düşen bir mizaç ve tarihi maddeciliğin teorik inceliklerini kavramaya hayati önem veren bir akıl; silah, eylem ve mertlik dünyasının korkusuz bir savaşçısı ve insanları barışa, sükunete, okumaya, sevgiye çağıran bir derviş. Bütün bunların sonucunda mutlak bir yalnız adam." (Yeni Gündem, sayı 41, Aralık 1986)
Bu tanımlamanın bugüne dek yapılmış en doğru, O’na en yakışan Yılmaz Güney değerlendirmesi olduğunu düşünüyorum.
Yılmaz Güney bir sinema dehası, bir misyon insanı tanıyanlar için iyi bir dost ve iyi bir komünistti. Benim de hem sinemadaki hem de hayattaki sahici kahramanımdı.
Evet bu ülke sanatçısına düşünmeyi, düşündüğünü yaşamayı çok görüyor, dahası yasaklıyor. Türk sinemasını dünyaya tanıtan, kendi kuşağını olduğu kadar, kendinden sonraki kuşakları da etkileyen Yılmaz Güney, "daha yapacak çok şeyi, filmleri" varken, 9 Eylül 1984’de ülkesinden uzakta, Paris’te aramızdan ayrıldı.
Bu ülke aydınına, sanatçısına düşünmeyi, düşündüğünü açıklamayı, mutlu olmayı, güzellikler içinde yaşamayı çok görüyor dahası yasaklıyor. Yılmaz Güney de "daha yapacak çok şeyi, filmleri" varken, hayatının en verimli günlerini hapishanelerde geçirdi. Hapisteyken yeni filmlerinin düşünü kurdu, projelerini geliştirdi.
Senaryosunu da kendi yazdığı Yarın Son Gündür filminde, "biz ustranın her zaman keskin tarafında yürüyoruz. Önümüzde mezarlıklar ve hapishaneler var" diyordu. Gerçek yaşamında da hep hapisaneler oldu. Son filmi Duvar’ı olanaksızlıklar ve hastalıklar içinde, yurdundan uzakta yapabildi. "Benimle ancak mutsuz olunur, korku içinde yaşanır. (...) Mutlu da olmayacağız, güzel günlerimiz de olmayacak" diye yazmıştı Selimiye Mektupları’ndan birinde.
Aç Kurtlar filmini adı da “Kömürlük Sineması”olan kömür deposundan bozma izbe sinemada izlemiştim. Büyük kentlerin iyi salonlarında yer verilmeyen Yılmaz Güney filmleri Anadolu’da, taşrada büyük işler yapıyor, Yılmaz Güney de dişiyli tırnağıyla, büyük öncülere özgü duruşuyla, bilinciyle, sezgileriyle Yeşilçam’ın “Taçsız Kral’ı olma yolunda gönülleri fethediyor, Yeşilçam’ın kaderini değiştirecek yeni bir sinemanın temellerini atıyordu.
Eşkıya sürek avı olan Aç Kurtlar, dizboyu bembeyaz karla kaplı sert bir Siirt coğrafyasında geçen bir yerli western fantezisiydi. Eşkıya avcısı olan kanun kaçağı Serçe Memed’in (Yılmaz Güney) öğretmenlik yaptığı yıllarda köyü eşkıya basar, yeni evli olduğu eşini kaçırır. Kadın dokuz ay dağlarda kaldıktan sonra intihar eder; ölüsü köye getirilir. O günden sonra Serçe Memed’in adı eşkıya celladına çıkar. Yine kaçırılıp tecavüz edilen bir öğretmenin eşini kurtaracaktır Serçe Memed.
Eşkıya yeni avlar için dağdan iner, aç kurtlar gibi saldırgandır, acımasızdır; köy basıp insanları öldürür, mallarını yağmalar, haraç toplar. En acımasız eşkıyalardan Musto, Reşo Ağa’nın köyünü basar, ağayı, köylüleri öldürür. Ölüm haberiyle köye dönen Reşo Ağa’nın oğlu ihtiyar heyetinin itirazlarına rağmen “bundan böyle tüm eşkıyanın düşmanıyım diyerek eşkıyaların başına para ödülü koyar. Böylece sürek avı başlar. Artık kim avdır, kim avcıdır, kim ava giderken avlanır belli değildir.
Siirt dağlarının eşkıyaları aç kurtların başına konan ödüller tüm köylere duyurulur, kahvehanelere ilanlar asılır.
Mustafa Erenler için 10.000 lira, Beko Avni için 7.000 lira, Kara Aziz için 7.000 lira, Köse Mahmut için 4.000 lira, Serçe Mehmet için 3.000 lira…
Küçük eşkıya çetelerinden Musa (İhsan Gedik) yol kesmeyi, haraç toplamayı sürdürürken “esrarengiz bir yabancı tarafından öldürülür. Yolu kesilen arabadaki Musa ve çetesini öldüren esrarengiz yabancının yüzü göründüğünde Kömürlük Sineması’nda kopan alkış anlatılır gibi değildir. Salondaki bütün izleyici ayağa kalkmış elinde silahıyla kurtulan yolcuların şaşkın bakışları karşısında gözlerini oğuşturan esrarengiz yabancıyı, kahramanlarını dakikalarca alkışlamıştı.
Hafızam beni yanıltmıyorsa sinema salonunda, film karesinde gördüğüm ilk Yılmaz Güney görüntüsüydu bu. Boynunu bükerek sıcacık bakan güzel bakışlı bu yüz o gün belleğime kazınmıştı. İşte bu Yılmaz Güneydi...
Yine yanıylıyorsam Seyyit Han filmini de o günlerde izlemiştim. Güney Filmcilik’in yayınladığı Seyyit Han filminin cd kapağında şunlar yazılı: “Türk sinemasının egemen çevrelere karşı, halkın yararına filmler yapması Seyyit Han ile başlar. Seyyit Han, toplum için sanat görevini gerçekleştirmede atılan ilk adımdır. Bu film ile birlikte içerik ve teknik yönden –Yeşilçam- kurallarının dışına taşılmış, toplum için sanat yapmanın yolu açılmıştır. Bu olgunun doğal sonucu olarak Seyyit Han filmi gerek sansürde gerekse katıldığı film şenliklerinde çok yönlü mücadele vermek zorunda kalmıştır. 1968 5. Antalya Film Şenliğinde Yılmaz Güney’e kazandırılmaması için değişik bir yola başvurulmuştur.”
Yeniden “halkın portakalı” olacağını söyleyen ve bu yıl tema olarak 60’ları işleyen festival umarım başlangıcından günümüze geçmişiyle yüzleşme açısından da genel bir değerlendirmeye hizmet eder.
Seyyit’in sevdalısının adı Keje’dir. Yıllar sonra Yavuz Turgul’un bir vefa örneğiyle ve benzer bir kaderle Eşkıya filminde gönderme yaptığı Keje.
Öldü sanılan Seyyit Han döndüğünde Keje’nin Haydar Bey’le düğünü vardır. Seyit ile (Yılmaz Güney) Hidayet emmi (Danyal Topatan) arasında şu diyalog yaşanır:
“Çok beklediler seni oğul, çok beklediler. Lakin ne zaman ki dediler ‘Seyyit Han’ı vurmuşlar, Seyyit Han ölmüş’ o zaman Keje kendini kuyuya attı, zor kurtardılar. Üç koca yıl deli koyunlar gibi dolandı Keje. Yüreğine kara taşları bastı.Sonra Rahmetli babasının ısrarlarına dayanamadı Mürşit, kızı Haydar Bey’e verdiler. Senin yapacağın bir iş var oğul. Tek yol geldiğin gibi sessiz sedasız... (Hidayet emmi cümlesini tamamlayamadan Seyyit konuşmaya başlar: “Ben sevdiğini bırakıp gidecek adammıyım Hidayet emmi? Ben kadere razı olacak adam mıyım?”
“Değilsin Seyyid’im, değilsin oğul. Lakin pişmiş aşa su katmak olmaz. Mürşit’in ağzından laf çıkmış bir kere (Hidayet emmi yine sözünü tamamlayamaz)
“Yüz defa çıksın, bin defa çıksın.Mürşit önce bana söz verdi. ‘Bacım Keje’yi sana veririm, yalnız başındaki belaları defet’ dedi. Geride gözü yaşlı dul bir gelin bırakmamak için yedi yıl kurşun salladım emmi. Yedi yıl bu bağrıma taşlar bastım Keje için. Hapishanelerde yatmaktan yanlarım çürüdü. Şimdi hürüm. Bütün düşmanlarımın başında bir mezar taşı dikili. Olmazsa Keje’yi kaçırırım emmi.”
“Olmaz bir iştir oğul.”
“Keje isterse olmaz bir iş yoktur emmi.”
Bu kez de filmi izlediğimiz yazlık Çınar sinemasında birçok izleyici alkışlıyordu bu diyaloğun yaşandığı sahnelerde Seyyit Han suretindeki Yılmaz Güney’i; filmin kahramanını, kahramanlarını...
Yılmaz Güney o günlerden sonra benim de hem sinemadaki hem de hayatımdaki kahramanlarımdan biri olmuştu.
Sonraki yıllarda Yılmaz Güney’i tanıyan bir çok oyuncuyla ve yönetmenle tanıştım. Hepsi ondan övgüyle sözediyordu. Siyasi olarak farklı düşünenler bile, "sinemacı olarak yeri doldurulamayacak bir sanatçı" diye anlatıyorlardı anılarını. Setlerde inanılması güç sahneleri çeken, ilişkilerinde alçakgönüllü, duyarlı, fedakar ve paylaşmacı bir Yılmaz Güney çıkıyordu anılardan.
Yılmaz Güney’in Yılmaz Pütün olarak öyküsü 1930’ların hemen başında, Adana’nın Yenice köyünde başlar. İlk, orta ve liseyi Adana’da okurken pamuk işçiliğinden simitçiliğe kadar bir çok işte çalışır. O yıllarda iyi bir sinema izleyicisi olan Yılmaz Pütün, lisedeyken And Film ve Kemal Film’de çalışmaya başlar. Bir yandan da öyküler yazıyordur. İktisat Fakültesi’nde okumak için İstanbul’a geldiğinde Yeşilçam’la da tanışır. Atıf Yılmaz’ın bir çok filminde oyuncu, senaryo yazarı ve yönetmen yardımcılığını sürdürürken, yazdığı bir yazıdan dolayı ilk kez hapishaneyle tanışır. 1963 yılında tekrar sinemaya döndüğünde bol starlı, "güzel" adamların, salon filmlerinin, melodramların dünyasında, "sıradan filmlerin" iyi oyuncusu olarak seyirciyi fethederek, "çirkin kral"lığa doğru yol alıyordur.
Artık o, toplum dışına itilmiş, horlanmış insanların kendini bulduğu bir kahramandır. Türk sinemasında bir dönüm noktası olan Umut filmine kadar, onlarca vurdulu-kırdılı filmin yanı sıra Kızılırmak/Karakoyun, Hudutların Kanunu ve Seyit Han gibi iyi filmlerde de oynamıştır. Gönlünü fethettiği seyirci artık onu istiyordur. Güzel adamların dünyasını tuzla bu etmiştir. Artık Yeşilçam Yılmaz Güney sinemasıyla şekillenmeye başlamıştır. Nijat Özön, "Türk sinemasında Akad’ın çizgisini sürdüren, geliştiren, onun tek meşru ‘varisi’ sayılabilecek olan, aynı zamanda Sinemacılar Dönemi ile Genç/Yeni Sinema Dönemi arasında hem bir halka işlevi gören, hem de bu son dönemi başlatan" sanatçı olarak sözeder Yılmaz Güney’den. (Sinema, Uygulayımı-Sanatı- Tarihi, Hil Yayınları)
Murat Belge bir yazısında Yılmaz Güney’i şöyle tanımlıyordu: "Parlak bir sinemacı ve sanatçı, hiç bir zaman amatörlüğün ötesine geçememiş bir ‘siyasetçi’; her şeyini kitlelerle paylaşmaya can atan bir ‘biz’ ve çıkardığı siyasi dergiye Güney adını verecek kadar bireyci bir ‘ben’; dünyanın sosyalizm-öncesi popülist başkaldırmacı kahramanına, örneğin bir Robin Hood’a denk düşen bir mizaç ve tarihi maddeciliğin teorik inceliklerini kavramaya hayati önem veren bir akıl; silah, eylem ve mertlik dünyasının korkusuz bir savaşçısı ve insanları barışa, sükunete, okumaya, sevgiye çağıran bir derviş. Bütün bunların sonucunda mutlak bir yalnız adam." (Yeni Gündem, sayı 41, Aralık 1986)
Bu tanımlamanın bugüne dek yapılmış en doğru, O’na en yakışan Yılmaz Güney değerlendirmesi olduğunu düşünüyorum.
Yılmaz Güney bir sinema dehası, bir misyon insanı tanıyanlar için iyi bir dost ve iyi bir komünistti. Benim de hem sinemadaki hem de hayattaki sahici kahramanımdı.
Evet bu ülke sanatçısına düşünmeyi, düşündüğünü yaşamayı çok görüyor, dahası yasaklıyor. Türk sinemasını dünyaya tanıtan, kendi kuşağını olduğu kadar, kendinden sonraki kuşakları da etkileyen Yılmaz Güney, "daha yapacak çok şeyi, filmleri" varken, 9 Eylül 1984’de ülkesinden uzakta, Paris’te aramızdan ayrıldı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






